2013’ten bu yana Türkiye’nin farklı illerindeki LGBTİ+ örgütleriyle ortak sergi, atölye ve gösterim gibi etkinlikler düzenleyen Dramaqueer Sanat Kolektifi, dernekleşme sürecinin ardından Tarlabaşı’ndaki yeni mekânını heyecanlı bir sergiyle 2 Kasım’da açtı.

Mekânın Tarlabaşı’nda kapıları açması elbette çok anlamlı ve LGBTİ+’lar için bir yaşam ve sosyalleşme alanı olagelmiş mahallenin zorla dönüşümüne bir cevap niteliği taşıyor.

Hem daha önceden üretilmiş hem de yeni işlere yer veren sergide Türkiye sinemasından cımbızlanan erkek karakterler arası homoerotik yakınlaşmalardan oluşan “Rastlantısal homoerotizm” ve kolektif üyelerinin kendilerini peruk mankenleri üzerine uyguladığı heykellerle tanıttığı “This is my hair I don’t wear wigs” gibi çalışmaların yanı sıra kentsel dönüşümün ardından Tarlabaşı 360 projesinin yayınladığı katalogdan ilhamla çalışılmış “#tarlabasiisburning” isimli bir kolaj da var. Cemal Akyüz, Metin Akdemir, Hülya Dolaş, Volkan Eray, Hakan Tarhan, Umay Uzay ve Fırat Varatyan’ın işlerine yer veren sergi 17 Kasım’a kadar 12.00-19.00 saatleri arasında ziyarete açık olacak. Görmenizi şiddetle tavsiye ediyoruz.

Dramaqueer Sanat Kolektifi’nin Tarlabaşı’ndaki binası bundan böyle yeni sergilere, film gösterimlerine, atölyelere ev sahipliği yapacak. En büyük isteklerinden biriyse queer-feminist sanatçıların sergileriyle İstanbul sanat çemberini Tarlabaşı’na taşımak.

“Tarlabaşı’nda olmak queer mekânın savunulması anlamına geliyor”

Sergi sanatçılarından Metin Akdemir Dramaqueer Sanat Kolektifi’ni  KaosGL.org’a anlattı. “Dramaqueer 2013 yılından beri LGBTİ+ örgütleriyle ortak sergiler yaptı ama bir mekânımız olursa herkes gelebilir diye düşündük. Bu sürede dernekleştik ve İstanbul Sanat Derneği ismini aldık. Mekânımızın Tarlabaşı’nda olmasını istedik çünkü burası lubunyalar için zorla dönüştürülmüş bir alan. Ürettiğimiz, sosyalleştiğimiz yerin, derneğin burada olması çok önemli bu yüzden. Bizim için 'burayı bırakmıyoruz' demenin bir başka yolu. Tarlabaşı’nda olmak queer mekânın savunulması anlamına geliyor bizim için.”

Dramaqueer Sanat Kolektifi, yeni mekânındaki ilk sergisini 2 Kasım Cuma günü açtı. İlk çalışmasını 5. Pembe Hayat KuirFest etkinlikleri kapsamında “Kendime Kimlik Yaptım” kolaj atölyesi ve “Seni Burada Bekliyoruz” isimli sergisiyle gerçekleştiren Dramaqueer Sanat Kolektifi artık Tarlabaşı’nda.

17 Kasım’a kadar ziyarete açık

Açılış sergisinin queer ve feminist sanat açısından da önemli olduğuna dikkat çeken Akdemir “Bir yandan da aslında feminizm ve queer sanat için önemli olduğunu düşünüyoruz sergimizin. Sanat kronolojisi içinde var olmanın önemli olduğunu düşünüyoruz” dedi.

Kolektif’in yeni mekânındaki ilk sergisinde Cemal Akyüz, Metin Akdemir, Hülya Dolaş, Volkan Eray, Hakan Tarhan, Umay Uzay ve Fırat Varatyan’ın işleri yer aldı.

Tarlabaşı'nda yeni mekanlarında çalışmaya başlayan Dramaqueer Sanat Kolektifi queer alanda çalışan sanatçılar için önemli bir mekana dönüşebilir. Kolektifin ilk sergisi de Tarlabaşı'nın dönüşümünü tersine çeviriyor.

Türkiye’de queer alanda sanat üretimleri farklı kanallardan akıyor. Özellikle edebiyat ve güncel sanat üzerinden yıl boyunca çeşitli örneklerle karşılaşıyoruz. En son Onur Haftası süresince İstanbul Kıraathane Edebiyat Evi’nde gördüğümüz SINIR/SIZ sergisi seçim döneminin sonundaki bunaltıcı atmosferde queer dile alan açmak için önemli bir çabaydı. Şimdi de Dramaqueer Sanat Kolektifi’nin Tarlabaşı’ndaki yeni mekanı ve açılış sergisiyle karşı karşıyayız.

Dramaqueer Sanat Kolektifi daha önce 5’inci Pembe Hayat Kuirfest ve Mersin Onur Haftası kapsamında sergiler ve atölyeler gerçekleştirmişti. 2013 yılından bu yana çalışmalarını sürdüren ekip şimdi de dernekleşerek Tarlabaşı Caddesi üzerinde bir mekana kavuştu. Kolektif’in yeni mekânındaki ilk sergisinde Cemal Akyüz, Metin Akdemir, Hülya Dolaş, Volkan Eray, Hakan Tarhan, Umay Uzay ve Fırat Varatyan’ın işleri yer alıyor. Ancak doğru bir tavırla sergide işler ve sanatçı künyeleri görmüyoruz, kolektif olarak işler sergileniyor. Sergi hem Dramaqueer’in yola çıkış hikayesini anlatıyor, hem de yeni üretimleri karşımıza getiriyor.

Dramaqueer Sanat Kolektifi, “çalışmalarında toplumsal cinsiyet ve beden politikaları üzerine kafa yorarken, yanlarına popüler olanı da alıp, ‘drama meyilli’ hallerini queer tavırlarıyla birleştirir”. Kolektifin basın bülteninde yer alan bu ifade ekibin manifestosu olmaktan çok haleti ruhiyesini yansıtıyor gibi. Belirtilen düşünceyi sergide hissedebiliyoruz.

Serginin bir diğer önemli yönü de mekanın yer aldığı bölgeyle, yani Tarlabaşı’yla kurduğu bağ. Tarlabaşı hem LGBTİ+ topluluğu için, hem de diğer “marjinalleştirilmiş” gruplar için uzun süre önemli bir bölge oldu. Tarlabaşı dönüşüm süreci bunlardan temizlenmiş, yeni bir yaşam vaat ediyor. Sergide yer alan #tarlabasiisburning işi de bu süreci tersine çeviriyor. Emlak şirketinden alınmış ve yeni Tarlabaşı’nı müjdeleyen görsele bölgenin şimdiki kullanıcıları, yani seks işçileri, uyuşturucu satıcıları, polis panzerleri ekleniyor. Serginin ortasında yer alan bu kolektif iş umulan Tarlabaşı’yla var olan Tarlabaşı çarpıştırıyor. Kolektif üyelerini peruk takan mankenlerle tanıdığımız “This is my hair I don’t wear wigs” çalışması, Türkiye sinemasından erkek karakterlere dair ayrıntıları karşımıza getiren “Rastlantısal homoerotizm” sergide yer alan diğer çalışmalardan.

Kolektif üyelerinden Metin Akdemir mekan seçimleriyle ilgili Kaos GL’ye şöyle bir açıklamada bulunmuş. “Mekânımızın Tarlabaşı’nda olmasını istedik çünkü burası lubunyalar için zorla dönüştürülmüş bir alan. Ürettiğimiz, sosyalleştiğimiz yerin, derneğin burada olması çok önemli bu yüzden. Bizim için ‘burayı bırakmıyoruz’ demenin bir başka yolu. Tarlabaşı’nda olmak queer mekânın savunulması anlamına geliyor bizim için.” Bu kısım 

        önemli çünkü sanat kolektiflerinin, inisiyatiflerin kentsel dönüşüme dolaylı da olsa katkı koymaktansa, onun dışına çıkması, hatta onun karşısında hareket etmesi uzun süredir tartışılan bir konu.Dramaqueer Sanat Kolektifi mekanlarının herkese açık olduğunu ve yıl boyunca çeşitli atölye ve sergilere ev sahipliği yapacağını vurguluyor. Son dönemde LGBTİ+ derneklere yönelik baskılar çok büyük bir mekan eksikliği sonucu doğurdu. Dernekler güvenlik sebepleriyle mekanlarını daha kontrollü ve kapalı tutmak zorunda kaldılar. LGBTİ+’ların üretim içinde sosyalleşebilmeleri için mekanlar gittikçe daralıyor. Türkiye’de queer alanda çalışan sanatçıların birlikte üretebilmeleri, sergileyebilmeleri ve konuşabilmeleri için bu tarz mekanlara daha fazla ihtiyaç duyulduğu bir gerçek. Dramaqueer’in mekanının bu alanda önemli bir boşluğu doldurabileceğini düşünüyorum.

HABER MERKEZİ – Geçtiğimiz günlerde “Tarlabaşı’nın zorla dönüşen griliğine ve Kasım ayının melankolisine inat” sloganıyla kapılarını bir sergiyle açan Dramaqueer Sanat Kolektifi’nden Umay Uzay ve Metin Akdemir, Yeni Yaşam’dan Neğşirvan Güner’in sorularını yanıtladı. Akdemir, “Duyguyu sadece kolektifin içindeki insanlara değil, dışarıya da yaymak gibi bir derdimiz var” diyor. Uzay ise ‘Dramaqueer’in kolektifin ruh halini çok iyi anlatan bir isim olduğunu söylüyor.

Röportaj: Neğşirvan Güner

Dramaqueer Sanat Kolektifi nasıl bir fikir etrafında ortaya çıktı?

Metin Akdemir (MA): Bir grup arkadaş halihazırda Antakya’daki Güzel Sanatlar’dan mezun, zamanında üniversiteden tanışan ve beraber iş üretiyorduk. Hepimiz başka şehirlere gidince beraber iş üretme durumu da sekteye uğramıştı. Daha sonra tekrar birbirimizle ilişkilenip, sayısal olarak çoğalınca arkadaş ilişkileri üzerinden 2013 yılında kolektif kurma fikri ortaya çıktı. O dönem ortaklık yürüttüğümüz LGBT+ ve feminist dernekler ortak sergiler yaptık. Aslında bağımsız işler üreten insanlardık ve bir araya gelip kolektif duygusunun hepimize iyi geleceğini düşünüp bir araya geldik. 2013 yılında Mersin Onur Haftası’nda bir sergi düzenledik. Oradaki bir hamamda gerçekleştirdik sergimizi. Onur Haftası’nın da açılış sergisi oldu bu, hepimize de çok iyi geldi beraber üretmek.

Sonra oradan doğru 2014 yılında Ankara’daki 5. Pembe Hayat KuirFest’te bir sergi düzenledik. Sivil Düşün’e yazdığımız bir fikir üzerinden Ankara ve Mersin’de iki ayrı şekilde sanat eğitimi almamış LGBT+ bireylerle ortak üretimlerle ‘Gittim Gelecem’ ve ‘İradeyse hepsi ben’ isimli iki sergi daha yaptık. Hepimiz faklı şehirlerde yaşıyoruz. Üretim yapabileceğimiz, atölye olarak da kullanabileceğimiz bir ortak mekanın olmasının hepimiz için daha iyi olacağını düşündük ve bu düşünceden yolla çıkarak Dramaqueer ekibi olarak, 2017 yılının Aralık ayında İstanbul Sanat Derneğini kurduk. Mayıs ayından beri Tarlabaşı’ndaki bu binadayız. Teknik işlerin yoğunluğu, sergideki işlerin toplanması ve yeni sanat sezonun başlamasıyla birlikte bu sergiyle 2 Kasım’da açılışımızı gerçekleştirdik.

Kolektif olarak neler yapacaksınız?

Umay Uzay (UU): Bu sergiyi açmadan önce 2-3 hafta boyunda bu mekandaki atölyelerde çalışıp bireysel ve ortak işler ürettik, burada bir araya gelip üretmek, çalışmak ve birlikte olmak asıl meselemiz.

MA: Bir yandan da insanların gelip gittiği, çay kahve içtiği sosyalleştiği bir alan yaratmak istiyoruz. Çünkü genelde LGBT+ dernekleri; Lambdaİstanbul geleneğinden yola çıkarak söylüyorum, insanların partiler vs. yoluyla birbirini bulmaya çalıştığı bir dünya olarak gelişti. Kendi sesimizi duyacağımız mekanlar azalıyor, kısmen kafelerde olabiliyor bu. Ben İstanbul’a ilk geldiğimde Lambdaİstanbul’a gitmiştim, orada çay kahve içip insanlarla tanışmıştım, şehrin merkezinde bulunan Dramaqueer’in de insanların istedikleri zaman kapıyı çalıp girebilecekleri, zaman geçirebilecekleri, birbirini bulabilecekleri, sanat konuşabilecekleri bir mekan haline gelsin istiyoruz aslında.

Nefret söylemine, ırkçılığa, homofobiye karşı çıkan bir fikirden besleniyorsunuz. Bu bağlamda kimlere kapılarınız açık?

MA: Çevremizde tanıdığımız ve bir galeriyle çalışmayan ya da galerilere henüz ulaşamayan pek çok sanatçı var, hepsi burayı gelip kullanabilirler. Burası sadece bize ait bir alan değil hatta galeri olarak tanımlamak da doğru gelmiyor bana. Sanat nesnelerin sergileneceği bir alanın yanında dernek olarak çalıştığımız atölyelerin de olduğu bir alanımız var. Bir arkadaşımız gelip mekan bulamadığını söyleyip burayı kullanmak istediğini belirtse, biz burayı onun için açarız çünkü olanaklarımız var (ışık düzeni, sergi kurulumuna dair deneyimimiz, medya networkumuz vb). Toplumsal cinsiyeti, feminizmi, kuir kimlikleri dert eden, militarizmi sorgulayan, vegan politikalara değinen sanatçılara açığız. Bunun dışında ‘bir konuşma düzenlemek, film gösterisi yapmak istiyorum’ diyen insanlar da önerilerle gelebilirler. Duyguyu sadece kolektifin içindeki insanlara değil, dışarıya da yaymak gibi bir derdimiz var.

Bir alışveriş merkezinde ya da daha çok insana ulaşabileceğimiz bir semtte değil de Tarlabaşı’nı tercih ettiniz. Neden Tarlabaşı?

MA: Aslında işin gerçeği şu ki, iki ay boyunca mekan aradık ve iki mekan arasında kaldık, birisi Kumbaracı Yokuşu’nda, birisi de burasıydı. Sonra iki mekanı kağıtlara yazdık ve kolektif üyeleri arasından çekiliş düzenledik. Burası çıktı, iyi ki de burası çıktı. Mahalleli ve sosyal çevre ile güzel uyum sağladık. Aynı zamanda, bir yandan azalsa da İstiklal’de merkezileşmiş bir sanat çeperi var ama yolun karşısı unutulmuş, vazgeçilmiş bir yere dönüşmüştü. Burası hiçbir zaman unutulmaması, gündemde kalması gereken bir yer. Ayrıca, Tarlabaşı’nın tümü değişime uğramadı, insanların yaşadıkları yerler hayatta kalmaya devam ediyor. İyi ki de buraya gelmişiz çünkü yolun karşına geçince insanlar hatırlıyorlar burayı; burada sosyalleşiyorduk, Kürtler buradaydı, translar burada yaşıyordu, Rumlar buradan gitti, siyahiler buradaydı. Aslında, “Tarlabaşı Is Burning” (Tarlabaşı Yanıyor) işi bunu söylüyor, eskiden böyleydi, unutmayalım bunu, katalogdaki insanlar hayalet. Saat 7’den sonra galeri olan kısım kapanıyor ama buradaki akış hep devam ediyor. Bu bizim ve Dramaqueer’in ruhuna çok uydu; gürültü, kalabalık, keşmekeş.

UU: Aslında ruhumuza burası çok uydu. Mesela gece buradan takip ediyoruz sokağın hareketli yaşamını, bunlar çok beslendiğimiz şeyler aslında…

Neden ‘Dramaqueer’ ismini tercih ettiniz?

UU: Instagram sayfamızda da şöyle bir şey yazar: “Drama meyilli bir grup sanatçının bir araya gelerek oluşturduğu bir kolektif.” Arkadaş grubu olarak, sanatçı grubu olarak hepimizin ruh halini iyi anlatan bir isim.

MA: Dram seviyoruz, yani birbirleriyle çok iyi geçinen, albüm çıktığında çok iyiyiz vs. gibi konuşan gruplar gibi değiliz; olaylıyız, kavga ediyoruz. ‘Drama Queen’ diye bir kavram var onun formunu bozuyoruz. Lubunyanın en iyi yaptığı şey kelime oyunu yapmak. Drama seven kuirler gibi bir şey yani en kaba tabiriyle. LGBTİ camiasını salt renkli bir camia olarak tanımlamak korkutuyor beni artık. Bizim dramalarımız da var hüzünlerimiz de var. Biz bununla baş etmeyi neşemizle, renkliliğimizle beceriyoruz aslında, renkliliğimizle renkli değiliz. Yaşadıklarımızın zorluğunu bu neşe ve renklilikle atlatmaya çalışıyoruz. Burası gece ışığı yanan ve bayrağımızın asılı olduğu bir yere dönüştü ve bu bize iyi geldi. Zaten burası renkliydi biz bir şey katmadık. Eski, üzeri tozlanmış bir şeyin tozunu almış gibi bir şey oldu. Dün buraya gelen iki trans arkadaş Tarlabaşı hakkında deneyimlerini anlattılar, biz de sergi oldu diyoruz, aslında o tarih ve deneyim birikmeye devam ediyor, içinde küçücük bir alan kaplıyoruz.

Son olarak neler söylemek istersiniz?

MA: Sanat en etkili ve insanlara onları yormadan ulaşabileceğimiz, lafımızı söyleyebileceğimiz bir alan. Dramaqueer’i aynı zamanda bunun üstüne de konuşabileceğimiz, insanların anladığını anlamadığını istediği gibi konuşabileceği bir mekan olarak tasarladık. Önümüzde 2 tane önemli gün var, 25 Kasım (Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Günü) ve 1 Aralık (Dünya HIV Günü). Önemli günleri dert etmek istiyoruz, bu günler üzerine etkinlikler yapmayı planlıyoruz. Birbirimizi anlayabileceğimiz bir yer açtık.

Cemal Akyüz, Metin Akdemir, Hülya Dolaş, Volkan Eray, Hakan Tarhan, Umay Uzay ve Fırat Varatyan’ın işlerinden seçkiyle devam eden sergi, 17 Kasım’a kadar ziyarete açık olacak.

“Toplumsal cinsiyet ve beden politikaları üzerine kafa yorarken, yanlarına popüler olanı da alıp, drama meyilli hallerini queer tavırlarıyla birleştiren” çalışmalar üreten ve 2013’ten bugüne farklı şehirlerde pek çok sergi ve atölye benzeri etkinlikler düzenlemiş olan Dramaqueer Sanat Kolektifi, Tarlabaşı’ndaki yeni mekanlarını sergiyle açtı.

2 Kasım’da açılışı yapılan ve dün sona eren sergide, açılışa özel yapılan çalışmaların yanı sıra, daha önce sergilenmiş olan çeşitli eserler de yer aldı.

Medyascope.tv olarak izlediğimiz sergide, Dramaqueer’cilerle dernekleşme sürecinde mekanın kendileri için anlamını ve bundan sonra neler yapacaklarını konuştuk:

 

 

Lgbti+ dernekleri ile daha önce çeşitli illerde birçok sergi, atölye ve gösterimler düzenleyen ”Dramaqueer Sanat Kolektifi”, dernekleşme sürecinden sonra yeni mekanında yeni bir sergi ile sanatseverlerle buluştu.

Pembe Hayat, Mersin 7 Renk dernekleri ile ortak sergiler yapan, aynı zamanda kolektif olarak lgbti bireylerle güncel sanat üzerine atölyeler düzenleyen kolektif, eski ve yeni işlerinden oluşan bir seçkiyi sanatseverlerin beğenisine sundu.

Sergide; Türk filmlerinden cımbızlanan erkek karakterler arası homoerotik yakınlaşmalardan oluşan “raslantısal homoerotizm”,

kentsel dönüşümünden sonra Tarlabaşı 360 projesinin yayınladığı katalogdan ilhamla üretilen #tarlabasiisburning isimli kolaj çalışma,

kolektif üyelerinin kendilerini peruk mankenleri üzerine uyguladığı heykel ile tanıttığı “This is my hair I don’t wear wigs” isimli çalışmalar yer aldı.

Tarlabaşı‘ndaki dernek binasında sergilere, film gösterimlerine, atölyelere ev sahipliği yapacak olan İstanbul Sanat Derneği aynı zamanda queer-feminist sanatçıların sergileriyle İstanbul sanat çemberini Tarlabaşı’na taşımayı istiyor.

Sergi 17 Kasım 2018 tarihine kadar 12.00-19.00 saatleri arası ziyarete açık olacak.

Dramaqueer Sanat Kolektifi ile Tarlabaşı’ndaki yeni mekanlarında, “Tarlabası is burning” adlı sergileri vesilesiyle bir araya geldik. (Ki daha önce de buradadadanmıştık.) Kolektifin adı “Dramaqueer” olunca mekanın, sanatın queer olanına, dramalara ve gelecek planlarına dair sorular sormasak olmazdı.

“Tarlabaşı is burning” sergisini hâlâ görmediyseniz elinizi çabuk tutun: “Biz” dedikleri peruklu heykellerini, “Alternatif mekanlar” adlı çalışmalarını, Cemal Akyüz’ün daha önceki çalışmalarına ait ve ekibin beraber seçtiği eserlerini, röportaj sonrası adını “Küründen homo-erotizm” diye değiştirme kararı aldığımız (!) “Raslantısal Homo-erotizm” adlı çalışmayı, Umay’ın bir dönem karşılaştığı ve hazmetmesi kolay olmayan durumlar karşısında geliştirdiği bir üretim pratiği olan bağırsak işleme aracılığıyla ortaya çıkan işini ve daha fazlasını görebilmek için son birkaç gününüz. Sergi 25 Kasım’da bitiyor.

İstiklal’in karşısına geçmek ve böyle güzel bir ev sahipliğiyle karşılaşmak bize iyi geldi.

Dramaqueer Sanat Kolektifi birlikte üretmeye nasıl karar verdi, daha önce neler yaptı? 

Volkan Eray: Farklı şehirlerde yaşayan, ilişkileri eskiye dayanan arkadaşlardık. O zamanlar yaşadığımız şehirlerde üretiyorduk, farklı yerlerde olsak da yine de beraber birşeyler yapmaya çalışıyorduk. Şimdi aynı çatı altında toplandık.

Mesela Mersin’de Güncel Sanat atölyesinde, gençlerle atölye çalışması yaptık. Ayrıca yine Mersin’de “Gittim Gelecem” sergisini, Ankara’da Hülya ve Hakan’la, “İradeyse Hepsi Ben” sergisini yapmıştık. Fırat ve Hakan da katılımcılardandı.

Fırat Varatyan: Sadece katılımcı değil, küratör asistanıydım  Ankara’daki atölye; şehirdeki LGBTİ+’ların şehri yorumlama şekilleriyle ilgiliydi. Ankara’da yaşayan LGBTİ+’ların şehri yorumla şekillerini ön plana çıkarmaya çalıştığımız bir atölyeydi. Aslında Hülya ve Volkan’ın atölyesiydi; biz Hakan’la yardımcı olmuştuk. Atölyeye şunu sorarak başladık: Bir şehri lubunyalara verirsen neyi ekleyip çıkarırlar? Ankara’da lubunyalar ne yapar; lubunyaların Ankara’sı nasıl olur? Bunları konuşalım, bunlar üzerinden işler yapalım dedik. 1,5 ay süren atölye sonucu da muhteşem işler ortaya çıktı.

Cemal Akyüz: Ben de Dramaqueer’le 2016 yılında, Pembe Hayat 5. Kuir Festivali’nde bir araya geldim. Dramaqueer (o zamanlar üç kişilik bir ekipti), Cemal Akyüz ve “Savage Grace”in yönetmeni Tom Kalin olarak, “Seni Burada Bekliyoruz” sergisini yaptık. Tom Kalin’in HIV temalı video artları vardı. Sergi, Garanti Bankası saha destekli, A sınıfı bir galeri olan, Torun Sanat galerisindeydi. Çok başarılı bir sergiydi ve güzel bir açılış oldu; insanlar geldi, medyada yer aldı. Türkiye’nin ve Ankara’nın değişmeye başladığı yıllar ve dönemlerdi. Mesela Torun gibi, A sınıfı bir galeri, queer art’a kapılarını açıyordu ama artık yok. Tilki Sanat galerisi artık yok. Kan kaybediyor. Dolayısıyla bizim görünür olduğumuz, sergi yaptığımız, birşeyler ürettiğimiz mekanlar da gitmeye başladı. Sonra Haymatlos, bu atölyeye ev sahipliği yaptı. Haymatlos hâlâ var, gayet underground. Çok kişiye ulaşan bir yer. Ama biz her yerde görünür olmak ve her yerde işlerimizi göstermek istiyoruz. Belki sanatı, ürettiklerimizi göstereceğimiz yerlerin azalması, yok olması da bilinçaltında ve bilinçüstünde bize, bir araya gelip, böyle bir yer sahibi olup, kendi sergimizle çıkma fikrini de düşündürtmüş olabilir. Ben de böylece ekibe katılmış oldum.

Metin Akdemir: Aslında Cemal’in söylediği şey önemli. Bence asıl güzel olan bu beyaz kutu denilen galerinin dışına çıkmak ve bu çok queer bir şey. Queer mekana dair bir şey aslında. Bizim sergi yaptığımız mekanlar hamam, kafe gibi yerler. Torun Galeri gibi ana akımlaşmış bir yere girebildiğinizi görmek o açıdan kıymetliydi. Bu çeşitlilik, mekanın formunu bozma, ana akımda bir mekana girmek ya da oradan çıkmak, hamama girmek… Mekanlardaki değişkenliğimiz aslında politik kaygımızla alakalı bir şey. Şimdi Tarlabaşı’nda olmamız da o kronoloji adına iyi geliyor bana. Mesela biz İstiklal caddesinin ortasında değiliz. Mekan seçimlerinin önemine dair bir şey söylemeye çalışıyorum kısacası 

Evet evet, anlıyorum peki bu kurumsallaşmış galeri ve diğer sanat mekanlarına dair düşüncelerinden bahseder misin?

Her şeyin beyazlaşması gibi bir durum var tabii. Feminizm de popüler bir şeye dönüşebilir ve bir feminist sanatçı adı altında sergileri olan insanlar görebiliriz bu ana akım, daha kurumsallaşmış galerilerde. Popüler feminizmi kullanan ya da popüler lubunyalığı kullanan bir sanatçıyı sergilemek, bir lubunyayı sergilemekle aynı olmuyor. Çünkü bizler, hepimiz politik yaratıklarız ve kimliklerimizle varız. O kimlikleri moda gibi üstümüze giyip çıkarmıyoruz, sürekli yanımızda da taşımıyoruz ama bununla var oluyoruz aslında. Ama ben iyi örnekler de görebiliyorum. Arter gibi ana akım bir mekanda, İstiklal’in ortasında 2,5 ay Canan’ın sergisini görebiliyoruz. Bunlar iyi şeyler. Aslında yok da değil ama düşünüyorum da böyle bir araya gelen kolektiflere yer açan sergileri genelde örgütler yapıyor; Onur Haftası, Pembe Hayat, Kaos yapıyor. Politikanın içine sanatı da koyup ona da yer açıyorlar ve böylelikle biz yeni sanatçılar ait ve bu meselelere dair sergiler görebiliyoruz.

Kolektif olarak iş üretmeye dair de şunu söyleyebilirim: Bir fikri sanatsal bir nesneye dönüştürmek çok daha zor geliyor bana. Hepimizin küçük fikirleri var ama bunu nasıl sergileyeceğiz? Resim mi olacak, video veya fotoğraf mı olacak, yukardan mı sarkacak? Bu konuda birbirimize çok destek oluyoruz. Yani mesela bir iş, Volkan’ın fikri ve çalışması olabilir ama onu sergilerken beraber düşünüyoruz.

Volkan: Daha öncesinden biriktirdiğim, yaptığım işler olsa da bunları sergiye nasıl katabiliriz, nasıl dönüştürebiliriz diye hep beraber düşünüyoruz.

Metin: Aslında kolektif olmanın güzelliği de o. Hepimiz her konuda uzman değiliz, yeterli de değiliz. Bir sanatçı sergiyi kurarken, sergiyi kurması için gereken ekipmanı her şeyi dışardan getirirken biz burada her şeyi kendimiz yapıyoruz.

Tarlabaşı’yla, burada yaşayan insanlarla ilişkileriniz nasıl? Hatırlıyorum da burada dönüşümün başladığı yıllarda sokak sanatçıları, duvarlara grafittiler, resimler yapmışlardı. Ve bazı işler hariç, çoğu aslında Tarlabaşı ile herhangi bir bağ oluşturmadan yapılmış hatta hipsterlaştırmanın ötesine geçmeyen işler olduğu için tepki de toplamıştı. 

Fırat: İngiltere ve Amerika’da da böyle bir korku yaşanmıştı. Tarlabaşı gibi yerlerde üçüncü nesilleşme korkusu var. Burası dönüşüme rekabet kurabilmek için Karaköy’ün bazı yerleri gibi üçüncü nesil mekanlara kapı açıp o “hipster” dediğimiz ya da demediğimiz, demekten korktuğumuz şeyin kültürünü burada yaşatmaya çalışabilir, bir başka alt kültüre zemin yaratabilirdi. Tarlabaşı bunu yapmadı, kendi kültürünü devam ettirdi; bizim gördüğümüz en azından bu. 2012’den sonra duvarlarda grafitti gördük ve evet, Karaköy gibi bir gidişatı da olabilirdi ama Tarlabaşı’nın kendini koruduğunu fark ettik. Gelecekte de böyle olacak gibi gözüküyor. Taksim 360 projesi de boğuluyor.

Röportajdan önce konuşurken, Cemal güzel bir şey söyledi, hafızamız yok diye. Şehrin kültürel hafızasını burada yaşamaya çalışıyoruz. Esnaf birkaç arkadaşım var artık. İletişim kurabildiğimiz herkes burada bir şey yapmanın derdinde.

Konuştukça, “kuir mekana sahip çıkmak” dediğiniz şey daha de netleşti. Kuir sanat üzerine neler söylersiniz? 

Cemal: Kuir’in adı Amerikan modernizmiyle biraz konmaya başladı. İsimler yeni konulmuş olsa da queer art hep vardı tabii. Roy Linchtenstein, Andy Warhol onların yaptığı işler gayet kuir.

“Biz dini eser yapacağız” deyip ortaya çıkanlar dahi eserlerinde erkek bedenini, kadın bedenini, çıplaklığı, erotizmi yansıtarak aslında son derece kuir bir iş yapsalar da ana akım için ürettiklerinden, işlerine kuir denmez; ana akımın verdiği bir isimle anılırlar.

Kuir sanat diye ismi konulmamış yıllarda, üreten sanatçılarından kaçı kadın, kaçı kuir bilmiyoruz ama yaptıkları işler gayet kuirdi. Kimin ürettiği de çok önemli değil, eser önemli.

Biraz öteki olmak, ayrıksı olmak… LGBTİ+, feminist olmak şart değil; çok şişman, aşırı zayıf ya da fiziksel engelli olmak da kuir tanımına girebilir.

Bizim kolektif olarak ürettiğimiz işler, sergi düşüncelerimiz, yaptıklarımız oldukça kuir. Sokaktan besleniyor, sokaktan geliyor, sokağa geri dönüyor. Beden, pornografi, deneyim var, erotizm var ve müthiş bir özgürleşme, özgürleştirme isteği var. Kuir hareket çok geniş bir şey.

Metin: Cemal’in söyledikleri üzerine şunu düşünüyorum: Genellikle içerik üzerinden kuir kavramını kullanıyoruz ama ben işin tekniğinde de çok kuir bir okuma yapılabileceğini düşünüyorum. Yırtmak, yapıştırmak, form bozmak… Bu da bana çok kuir geliyor. Bir işin içinde iki ibne görünce o kuir bir iş deniliyor hemen ama o teknikte siyah bir leke de kuir olabilir. Bir işe kuir demek biraz kişisel de bir şey, ben tekniği gördüğüm zaman içinde ibnelik görmesem bile kuir diyebiliyorum. Kuir bir sergi derken işlerin içeriğinden ziyade tekniği, yerleştirilmesi söz konusu. Mesela buradaki siyah kedi bile bana çok kuir geliyor.

Fırat: Yani alışılagelmişin yapı bozumu demek yeterli bence. Eserin içerisinde ya da eserin sergilendiği alanda, duvarda yapı bozuma uğrattıysan, kuir’i yakalamış oluyorsun. Tanıma girmeye gerek yok, tanımı bozman yeterli 

Hakan Tarhan: Ben de işin dramasıyla ilgileniyorum  Bazen fazla drama yaşıyoruz. Bazen çok fazla oluyor, genel olarak yaşıyoruz. Tepkilerimiz davranışımız her şey bazen çooook fazla!

Fırat: Evet, yoğun yaşamayı seven insanlarız. Hepimiz farklı açılardan dramalar yaşıyoruz. Birimizin anksiyeteleri hat safhaya çıkabiliyor, birimizin depresif yönü çok aşağılara düşebiliyor, birimizin sevgi açlığı arşa değiyor, birimizin madiliği hepimizi inletiyor falan… Hepimizde dramanın farklı versiyonu var; hepsinde o yapı bozumunu yaşıyorsun aslında. Çünkü herkes kuir burada. Delirmelerimiz bile havalı 

Hakan: Bir araya gelme sebebimiz de biraz böyle dramalar üzerinden oldu aslında. Yani herkes bir drama içinde, bir arada toplanalım birbirimize iyi geleceğiz dedik.

Fırat: Seviyoruz birbirimizi!

Kolektifin gelecek planları neler? 

Cemal: Başka şehirlerde de kökenlerimiz var; Ankara’da, Mersin’de. Diğer şehirlerde Tarlabaşı’nı hiç bilmeyen sanatçılar, kolektifler, performans ve sinema yapan herkes buraya gelebilir. Diğer ülkelerle de bir şeyler yapmak istiyoruz. Çünkü dünya aynı anda her yerde çok kötü bir dönemden geçiyor. Anti feminist, antigöçmen, anti LGBTİ+ sorunlarımız hep aynı. Macaristan LGBTİ sanat kurumlarıyla, beraber bir şeyler yapmak için görüştüm ama Ekim ayında yapmak istediklerimizi gerçekleştiremedik. Onlar bir AB ülkesinde bunu yapamadılar. Biz Kasım ayında bunu Türkiye’de yapabildik. Viyana Kuir Kolektif’le 2019 yılında yapmak istediklerimiz var.

Bunları ben henüz altı boşken dahi söylüyorum. Böylece “ben bunu bir kere söyledim, şimdi yapmam lazım” deyip çalışmaya başlıyor insan. Çok isteyince elde edemeyeceğimiz hiçbir şey yok. Diğer ülkelerle de işbirliği yapmak istiyoruz. Çünkü sonuçta projelerimizin paraya ihtiyacı var. Herkesten desteklenmesi lazım, sadece görmek bakmak alkışlamak yetmiyor. Sürdürülebilir olması gerekiyor.

Bunun için kaynak yaratmaya çalışıyoruz bu kaynakları yaratamayanlar ya da elde ettikleri kaynakları sürdürülebilir hale getirmeyenler, ürettikleri ne kadar iyi olursa olsun bitmek zorunda kalıyor. Türkiye’de süreklilik çok önemli bir problem. Sürekli olmayan şeyler unutulur.

O yüzden biz bugüne kadar kuir kim çıkmış, ne yapmış, kim devam ediyor, kim kaybolmuş, kim geliyor gibisinden bir data, bir hafıza, bir kütüphane oluşturmak için projeler yaratmaya çalışıyoruz.

Metin: Dramaqueer gelecekteki süreçte, herkesin sosyalleşebileceği bir yer olsun istiyorum. Ben Siyah Pembe Üçgen ve Lambda geleneğinden geliyorum ve bir çay-kahve içip, kendim gibi insanları görebileceğim mekanların olmasını önemli buluyordum gençken. Burası bir yandan öyle bir yer de olsun istiyorum aslında. Biz bir galeri değiliz, derneğiz ve o dernek ruhunda “gelin bir çay, kahve içelim, sohbet ederiz, birbirimizi bulalım” hissi vardır.

Sadece yolun karşısına geçmek aslında yapmaları gereken, İstiklal’in karşı tarafına geçtikleri zaman sosyalleşebilecekleri yerleri olsun. Çünkü en büyük politik meselemiz sosyalleşmek.

Küçük bir şehirden İstanbul’a gelip öğrenci olan birinin en büyük derdi, ki ben de öyleydim, kendine benzeyen birini bulmak. Burasının da bunu sağlamasını istiyorum.

Volkan: Ki bu beraberinde üretimi de getirir.

Metin: Bundan sonra ne yapacağımıza dair, az önce Umay’la konuşuyorduk. Hepimiz için önemli olan meselelere dair, belirli günlerde birşeyler yapabiliriz. 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü, 1 Aralık Dünya HIV/AIDS Farkındalık Günü, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde mesela… Ya da ben yer bulamıyorum diyen bir sanatçıya da, film gösterecek yer bulamıyorum yönetmene de mekanı açarız. Yani o sanatın merkezi sahiplerinin dışında alternatif bir mekan olarak burası var.